Biyolojik pasaport tartışmaları: ‘Salgın sonrası dünyanın bambaşka öncelikleri olacak’

Biyolojik pasaport tartışmaları: ‘Salgın sonrası dünyanın bambaşka öncelikleri olacak’

Deutsche Bank’ın ortaya attığı biyolojik pasaport önerisi ışığında, AB ve dünyada yakın gelecekte gerçekleşmesi beklenen değişim ve dönüşümü, Kıdemli Avrupa Birliği ve Teknoloji Uzmanı ve Demokrasi 4.0 Düşünce ve Eylem Kuruluşu Kurucusu Kader Sevinç, Sputnik’e anlattı.

Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını sonrası, ülkeler artık sınırlarını diğerlerine açmak konusunda eskisinden çok daha az istekli hale gelebilir. Bu tespit Almanya merkezli Deutsche Bank’a ait. Deutsche Bank geçen hafta, dünyayı etkisi altına alan Kovid-19 salgınından en çok etkilenecek olan sektör turizm olacağını ve bu durum farklı ülkelere seyahat eden insanların koronavirüs taşıyıcısı olmadığını kanıtlayacak ‘biyolojik pasaportların’ ortaya çıkmasına neden olabileceğini açıkladı.

Daha kapalı bir AB mi geliyor?
Biyolojik pasaport uygulaması henüz hayata geçirilmeye hazırlanan bir prosedür değil. Ancak bu uygulama gelirse bunun sonuçları ne olur? Kovid-19 sonrası daha kapalı bir Avrupa Birliği (AB) tablosuyla mı karşı karşıya kalacağız? Konuyu, Kıdemli Avrupa Birliği ve Teknoloji Uzmanı ve Demokrasi 4.0 Düşünce ve Eylem Kuruluşu Kurucusu Kader Sevinç, Sputnik’e değerlendirdi.

‘Salgın sonrası dünyanın öncelikleri bambaşka olacak’
Sevinç’e göre, salgın sonrası dünyanın öncelikleri büyük ölçüde değişecek. Sevinç “Koronavirüs salgını sonrası her bakımdan bambaşka önceliklerin devreye gireceği yeni bir dönem başlayacak. Daha doğrusu uzunca süredir ertelenmiş olan değişimler hızla yürürlüğe girecek. Bunu zaten çalışma hayatının neredeyse tamamen dijitalleşmesinden ya da hayatın farklı öncelikler etrafında yeniden düzenlenmesinden de görebiliyoruz. Yapay zeka, öğrenen makineler, büyük veri gibi dönüştürücü teknolojilerin çağında elbette hibrit tehditlerle mücadele uzun yıllardır batıda başta NATO olmak üzere uluslararası kurumların gündemindeydi. Hibrit tehditler siber saldırılardan yalan haber yaymaya, biyolojik saldırılardan, nükleer, kimyasal ve radyolojik olanlara kadar uzanıyor. Hatta 2017’de NATO ve AB ortak bir hibrit tehditlerle mücadele merkezi açtı Finlandiya’da; lakin eylemsellik kapasiteleri ilk kez ciddi anlamda test ediliyor” diyor.

‘Biyolojik pasaport uygulaması demokrasi açısından oldukça sorunlu olur’
Deutsche Bank yetkililerinin gündeme getirdiği biyolojik pasaport uygulamasının ‘sorunlu’ olacağına işaret eden Sevinç “Salgının durdurulması süreciyle sınırlı dönemi dışında tutarsak biyolojik pasaport uygulaması demokrasilerde sorunlu bir konu. Salgınla mücadele için olsa bile kısa sürede altyapısını oluşturmak da zaten güç. Kişisel bilgilerin korunması kanunları Avrupa’da oldukça katı. Örneğin Belçika’da kişinin kişisel sağlık bilgilerinin bir hastaneden diğerine aktarımı dahi kolay olmayan bir süreç ve hastanın onayı gerekiyor. Biyolojik pasaport türü uygulamaların devlet aygıtının, saydığım yüksek teknolojinin imkanlarını da kullanarak toplum üzerinde gözetim kapasitesini güçlendirmesi ve hak ihlalleri riski çok yüksek” diye anlatıyor.

‘Adı henüz konmamış olsa da biyolojik pasaport uygulamaları otoriter rejimlerde mevcut’
Sevinç “Orwellyen bir sisteme ait olan bu tür uygulamalar dünyada mevcut. Adı konmuş bir biyolojik pasaport olmasa da özellikle günümüzün otoriter rejimlerinde benzer uygulamaları görüyoruz. Yapay zeka temelli yüz tanıma teknolojileri, büyük veri temelli profilleme ve gözetim. Üstelik çağımızın otoriterleri bu Orwellyen uygulamaları çekici hale getirecek, teşvik edecek yol ve yöntemler de geliştirerek ‘Cesur Yeni Dünya’da tasvir edilen eğlence yoluyla kitlelerin kontrolünü hibrit bir model ile sağlıyor. Bunu bir yazımda ele almıştım. Yandaşına alim, muhalifine zalim ama iki kitleyi de itinayla birbirinden yalıtarak bir ülke içinde iki ayrı dünyayı var eden bir model” diye devam ediyor.

‘AB içinde de büyük bir çatışma, kakafoni var’
Sevinç, Avrupa Birliği içerisindeki tezat uygulamaların artık çok sesli ve uyumlu olma özelliğini yitirdiğine, birlik içinde adeta ‘kakafoni’ olduğuna işaret ediyor:

“Avrupa her konuda olduğu gibi bu konuda da çok katmanlı bir yapıda. Avrupa içinde en ileri demokrasi uygulamalarını da, otoriterleşmenin sınırlarını zorlayan Macar Viktor Orban gibi rejimleri de görüyoruz. Bu maalesef eskiden çok seslilikle olduğu gibi bir harmoni değil kakafoni yaratıyor Avrupa’da bugün. Avrupa içinde her zaman iki eğilimin mücadelesi söz konusudur. Biri özgürlükçü, ortak değer ve standartlar etrafında birleşmiş bir Avrupa’ya inananlar diğeri ise içine kapanmacı, birleşmiş Avrupa’ya ve açık topluma inanmayan, ortak değerleri dini bir referansla yorumlayanlar. Bugün bu iki grup arasındaki mücadele, ister iklim gündemi olsun ister AB genişlemesi, isterse de koronavirüsü ile nasıl mücadele edileceği konusu olsun, giderek sertleşiyor.”

‘Avrupa ülkeleri koronavirüste dayanışma gösteremedi, ülkeleraası güven büyük yara aldı’
AB ülkelerinin koronavirüsle mücadele noktasında da dayanışma gösteremediğini ve bunun ulusal çıkarların Avrupa çıkarlarının önüne geçtiği değişimin sonucu olduğuna değinen Sevinç şunları söyledi:

“Ekonomik kriz, büyük göç dalgaları ve Koronavirüs salgını gibi büyük krizlerin yarattığı dalgada bu ikinci grup adeta sörf yapıyor. Bu krizlerin yarattığı stres altında kalan halk bir virüs gibi ülkeden ülkeye yayılan bu tür otoriter anlayışların etkisi altına giriyor. Bu nedenle 2009/2010’a kadar yaşanan açık topluma, birleşik Avrupa’ya dayalı tezlerin yerini içinde olduğumuz süreci de kapsayan şekilde kapalı toplum, ulusal (ve hatta bölgesel) sınır ve çıkarların ortak Avrupa çıkarlarının önüne geçtiği bir süreci yaşamamız muhtemel önümüzdeki yıllarda. Zaten koronavirüsü ile mücadelede, salgından feci biçimde etkilenen İtalya gibi ülkelerin yeterli ve zamanlı bir Avrupa dayanışması görememesi bunun önemli bir göstergesi. Koronavirüsü ile mücadele geride kaldığında Avrupa’da ülkeler arası güvenin aldığı yaranın nasıl iyileştirileceği büyük bir sorun olacak.

‘Birleşik Avrupa fikrinin kabulü ancak Avrupa çapında yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkün’
Bu sürecin tersine çevrilebilmesinin ve yeniden demokratik ortak değerler, birleşik bir Avrupa fikrinin kabul görmesi ancak Avrupa çapında yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkün olacağını düşünüyorum. Bu hem siyasetin yenilenmesi ve işleyiş reformunu kapsıyor hem de ulus-üstü özellik taşıyan AB’nin kurumlarıyla ciddi bir değişim ve işlerlik kazanma sürecini kapsıyor. AB daha yerelleşmeli, vatandaş odaklı hale gelmeli, karar mekanizmaları katılımcı olmalı. 20. yüzyıl mantığıyla çalışan kurumların 21. yüzyılın sorunları karşısında etkisiz kalması kaçınılmazdır. Hem siyasetin paradigmasının hem de kurumların bu yönde değişmesi şart.”

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir